Number of visitors

30 Haziran 2016 Perşembe





 
KIZILDERİLİLER (2)








KIZILDERİLİ RESİM ile ilgili görsel sonucu


















Merhaba Dostlar,

Kızılderililerle ilgili dün başlattığımız yazı dizimize bugün de devam etmek istiyorum.
İlk olarak, Bir  Kızılderili Şefinin Konuşmasından alıntı ile yazımıza başlıyoruz.
Daha sonra Türkiye'deki otoritelerin kısa olarak  görüşlerini yazıma dahil ettim. Umarım Kızılderililer ile ilgili bazı önyargılardan bu yazı sayesinde kurtulmuş oluruz. Devamında birkaç Kızılderili Atasözüne yer verildi ve yazının sonunda güzel bir Kızılderili şarkısı Videosu izleyeceğiz.

En iyi dileklerimle. Esen kalın.

Bir medeniyetin yok edilişi: Bu bir Kızılderili soykırımı mı...?
Bu yazımızı okuduktan sonra, karar vermek veya yorum yapmak size ait.

Bir Kızılderili Şefinin Konuşması

 Bir Kızılderili'yim ve anlamıyorum…
Gökyüzünü, toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilirsiniz ya da satarsınız? Bunu anlamak bizler için çok güç! Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır. Ormanlardaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız! Beyazlar için durum böyle değildir. Bir beyaz ölüp yıldızlar alemine göç ettiği zaman, doğduğu topraklarını unutur. Bizim ölülerimiz ise bu toprakları unutmaz çünkü Kızılderili gerçek anasının toprak olduğuna inanır.
Washington’daki büyük beyaz reis, bizden toprak almak istediğini yazıyor! Bu bizim için büyük bir fedakarlık olur. Büyük beyaz reis, bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz Kızılderililerin ise onun çocukları olacağımızı söylüyor. Bu önerinizi düşüneceğiz ama gene de bunun kolay olmayacağını itiraf ederim çünkü bu topraklar, bizim için kutsaldır. Nehirler ve ırmakların suyu, bizim için sadece akıp giden su değildir; atalarımızın kanıdır aynı zamanda. Bu toprakları size satarsak, bu suların ve toprakların kutsal olduğunu çocuklarınıza da öğretmeniz gerekecek. Biz, nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz! Siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize? Biliyorum, beyazlar bizim gibi düşünmezler! Beyazlar için bir parça toprağın diğerlerinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır! Beyaz adam topraktan istediğini alınca, başka serüvenlere atılır. Beyaz adam, annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. O’nun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir! Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde “huzur” ve “barış” yoktur! Beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz. Belki bir vahşi olduğumdan anlayamıyorum ama, benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka! İnsan bir su birikintisinin etrafında toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur? Bir Kızılderili'yim ve anlamıyorum!

KIZILDERİLİ RESİM ile ilgili görsel sonucu

Biz Kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. Çam ormanlarının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltemleri severiz. Hava önemlidir bizler için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar. Beyaz adam için bunun da önemi yoktur. Ancak size bu toprakları satacak olursak, havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir. Çocuklarınıza, havanın kutsal bir şey olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? Atalarımız doğdukları gün ilk nefeslerini bunun sayesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı?
Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğim! Eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var; beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı göstersin. Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum! Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları! Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalo’dan daha değerli olduğuna aklım ermiyor! Biz sadece yaşayabilmek için avladık buffaloları! Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize. Unutmayın, bugün canlıların başına gelenler yarın insanın başına gelir! Çünkü bunlar arasında bir bağ vardır.

KIZILDERİLİ RESİM ile ilgili görsel sonucu
Şu gerçeği iyi biliyoruz: toprak insana değil, insan toprağa aittir! ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi, ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır! Bildiğimiz bir gerçek daha var: sizin Tanrı’nız bizimkinden başka bir Tanrı değil! Aynı Tanrı’nın yaratıklarıyız. Beyaz adam bir gün belki bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu fark edecektir. Siz Tanrı’nızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz ama Tanrı, hepimizi yaratan Tanrı için Kızılderili ve beyazın farkı yoktur ve Kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık, Tanrı’nın kendisine saygısızlıktır. Beyaz adamı bu topraklara getiren ve ona Kızılderili'yi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrı’nın kaderini anlayamıyoruz! Tıpkı buffaloların öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlayamadığımız gibi. Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş. Yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş! İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı başlamış olacak…

Kaynak : Sasun.org

Halbuki Kızılderililer, kendilerini acımasızca katleden Amerikalılardan çok daha medenî ve insancıldırlar. Kızılderililere atfedilen 'kafa derisi yüzme' alışkanlığı, bilakis Amerikalılar tarafından Kızılderililere uygulanmış bir işkencedir. ABD başkanlarından Andrew Jackson, At Nalı Dirseği Savaşı sonrasında öldürülen Kızılderililerin derilerinin yüzülmesine bizzat nezaret etmiştir.
(Sunay Akın-Yücel Kaya)

Sonradan adı nükleer başlıklı füzelere verilen John J. Pershing 'En iyi Kızılderili ölü Kızılderili'dir' demiştir.
Bu söz, 1869'da General Sheridon tarafından da tekrarlanmış ve bir Amerikan vecizesi(!) haline gelmiştir.

Kızılderili Soykırımı Amerika'nın devlet politikasıydı...
Kızılderili Soykırımı, Nazi Almanya'sında Yahudilere karşı uygulanan soykırımdan çok daha korkunçtu. Bu soykırım neticesinde bir ırk tamamen ortadan kaldırılmış ve 20 milyon civarında Kızılderili çeşitli işkencelere, tecavüzlere, hastalığa, açlığa ve sürgüne maruz bırakılarak hunharca katledilmiştir. Sadece Creekler, Seminoller ve Çerokiler'den öldürülenlerin sayısı, 2. Dünya Savaşı'nda öldürülen Yahudilerin sayısından fazladır.
(Yücel Kaya)

Kızılderili Soykırımı, ABD'nin resmî devlet politikası olmuştur. ABD arşivlerini inceleyenler, bunun çok sayıda belgesine kolaylıkla ulaşabilirler. Amerikan resmî makamları Kızılderili kellesi başına 5 dolar ödemişlerdir. Devlete ait binaların bodrumları, Kızılderili kafataslarıyla dolmuş taşmıştır.
İlk biyolojik silah, Amerikalılar tarafından Kızılderililer üzerinde uygulandı. Amerikalı Lord Amherst, gönderdiği bir direktifte "Kızılderililer aşağılık bir ırktır. Bunları topyekûn imha etmek için bütün metotlar gibi battaniye ile mikrop bulaştırmak iyi bir denemedir" demişti. Böylece, sürgüne gönderilen Kızılderililere güya yardım olarak dağıtılan battaniyelere çiçek mikrobu bulaştırılarak çok sayıda Kızılderilinin kalleşçe öldürülmesi sağlanmıştır. Kızılderililerin açlıktan ölmesi için başlıca yiyecekleri olan bizonların toptan öldürülmesi de, Kızılderili Soykırımı yöntemlerinden ilgi çekici bir örnektir.
19. yüzyıl boyunca devam eden bu insan avı , 1886'da son özgür Kızılderili Apaçi reisi Geronimo'nun esir düşmesi ve 1890'daki Yaralı Diz Katliamı ile tamamlanmıştır. Halen ABD'de 600 bin civarında asimile edilmiş Kızılderili, son derece kötü şartlar altında yaşamaktadır.
(Alıntı: Hasan Celal Güzel)

Kızılderili Atasözleri
 
Geceler rüya görmek içindir Gündüzlerse onIarın gerçek oImadığını anlamak için.
Herkesi kendine eşit gör, her kim oIursa osun bir insanı küçümsemek akılsızdık, çok büyük görmekte korkaklıktır.
İnsan iki ruhIudur içinde bir iyi köpek birde kötü köpek kavga eder. Hangisini daha çok besIersen o kazanır
 
Güzel Sözler :
"Dünyadaki her şeyin bir sebebi vardır. Her bitki bir hastalığı tedavi etmek için büyür. Ve her insan bir görevIe yaratılmıştır." Kızılderili Atasözü,





kızılderili video ile ilgili video






 
Haziran 30, 2016, Antalya
 
İlgili resim
 
 
                        
 
 
 


 
 

29 Haziran 2016 Çarşamba




KIZILDERİLİLER (1)
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 


    Değerli Dostlar, 

 

Bu yazımızda apayrı bir konu ile yine birlikteyiz. Aşağıdaki Kızılderili Hikayesi dikkatimi çekti. Okuduktan sonra sizlerle paylaşmak istedim.

Kızılderilileri gerçekten tanır mısınız?
Sevgili okuyucular, 'Kızılderililer' hakkında ne biliyorsunuz? Bizim neslin Kızılderililer hakkındaki bilgisi, tamamen tek taraflı olarak hazırlanmış kovboy filmlerindeki saçmalıkların ötesine geçmez. Kızılderililer posta arabasına saldırırlar, kafa derisi yüzerler; kahraman Amerikan kovboyları da onlarla savaşıp galip gelirler. Bu filmlerde Kızılderililer birtakım vahşi ve ilkel yaratıklar olarak gösterilmişlerdir.
 

Bir medeniyetin yok edilişi: Kızılderili soykırımı mı...?

Bu konuya bir kaç yazımda daha fazla açıklık getirmek istiyorum. Sonunda

 Kararı sizlere bırakacağım.

 

En iyi dileklerimle. Esen kalın.

                                                                                                                   
Kızılderili ve Ay Hikayesi
         
 

KIZILDERİLİLER VE AY ÜSSÜ

1957 yılında Amerika'nın güneyine araştırma yapmak üzere üs kuran Nasa 'yı bir gün küçük bir Kızılderili çocuk  fark eder ve koşa koşa epeyce uzakta bulunan kamplarına gidip Büyükbabasına haber verir.
-Büyükbaba, beyaz adamlar gelmiş, aşağıdaki vadide gördüm...
Çok kalabalıklar ve bir şeyler yapıyorlar. Yaşlı Kızılderili homurdanmaya başlar, belli ki epeyce sinirlenmiştir.
-Onlarla konuştun mu?
-Hayır, beni görmediler. Ben büyük tepenin üzerinden onları izledim.
-O zaman yarın yanlarına git ve orada ne aradıklarını sor.
Küçük Kızılderili ertesi sabah yola koyulur. Üsse varır ve beyaz adamlardan birinin yanına gidip;
-Burada ne yapıyorsunuz? diye sorar. Beyaz adamlardan birkaçı küçük Kızılderili'nin başını ok şarlarlar, ona gülümserler ve;
-Hani geceleri gökyüzünde parlayan bir şey var ya, biz buradan onu seyrediyoruz.
-Ay'ımı?! peki ama neden?
Adamlar küçük çocuğun sorusunu yine gülümseyerek yanıtlarlar.
-İleride... çok yıllar sonra buradan oraya insanları götürebilmek ve orada yeni bir hayat kurabilmek için... Anladın mı?
Küçük Kızılderili şaşkınlığını gizlemeye çalışarak" Anladım" der ve koşa koşa uzaklaşır. Öyle hızlı koşmuştur ki, kampa geldiğinde konuşamaz haldedir. Hemen büyükbabasının yanına gider ve kendisine söylenenleri bir bir anlatır. Yaşlı Kızılderili torununun anlattıklarını dinledikten sonra iyice sinirlenir, bağırıp çağırmaya başlar. Ertesi sabah yine torununu yanına çağırır, hayvan derisi üzerine kızgın bir çubukla vekendi lisanınca yazdığı notu torununa uzatarak der ki;
-Bunu al, beyaz adamlara götür ve onlara de ki;" Bunu büyükbabam gönderdi... Oraya, yani Ay'a gittiğinizde bunu oradakilere verecekmişsiniz"
Küçük Kızılderili kendisine söyleneni aynen yapar. Üs deki beyaz adamlardan birine notu verir, Büyükbabasının söylediklerini de iletir ve yine koş aradım uzaklaşır.
Üs çalışanları, belli bölümleri yakılmış deri parçasına bakıp, bakıp saatlerce gülerler. Ancak aradan bir kaç gün geçtikten sonra, yaşlı Kızılderili'nin o notla, sözde ayda yaşayanlara nasıl bir mesaj iletmek istediğini merak etmeye başlarlar. Bu merak günden güne öylesine büyür ki, bir tercüman çağırmaya karar verirler.
Tercüman geldiğinde herkes bir araya toplanır ve merakla beklemeye başlarlar. Bu arada gülüşmeler hala ara ara devam etmektedir.
Tercüman deri parçasını eline alır , okur ve ağlamaya başlar. Herkes şaşkındır, gülüşmeler yerini iyiden iyiye meraka bırakmıştır.
Tercüman yaşlı gözlerini kalabalığa çevirir ve der ki;
-Not aynen şöyle;
"Bu adamlara dikkat edin, elinizden topraklarınızı almaya geliyorlar!"

(alıntı)   

 

Kızılderililerin bazı sözleri yüzlerce yıl öncesinden günümüze bilgelik taşıyor. İşte Apache, Siouw, Cherokee, Kara Ayak, Comanche, Arapaho, Mohican ve Cheyenne gibi ünlü Kızılderili kabilelerinin yüzyıllardan süzülüp günümüze gelen atasözleri…

"AĞLAMAKTAN KORKMA. ZİHİNDEKİ ISTIRAP VEREN DÜŞÜNCELER GÖZYAŞI İLE TEMİZLENİR."

"SON IRMAK KURUDUĞUNDA, SON AĞAÇ YOK OLDUĞUNDA, SON BALIK ÖLDÜĞÜNDE, BEYAZ ADAM PARANIN YENMEYEN BİR ŞEY OLDUĞUNU ANLAYACAK."

"DERİNİN RENGİ İNSANLARI FARKLI KILMAZ. İYİ İYİDİR, KÖTÜ KÖTÜDÜR. BÜYÜK YARATICI HEPİMİZİ KARDEŞ OLARAK YARATMIŞTIR."

" DÜŞMANIMI CESUR VE KUVVETLİ YAP. EĞER ONU YENERSEM UTANÇ DUYMAMAYIM"

"MUHTEMEL BİR OLAYI KESİN BİR BAKIŞ İLE GÖRMEKTEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR. HAVA YA BULUTLU OLACAKTIR YA DA GÜNEŞ AÇACAKTIR."

" VERDİKLERİ SÖZÜN SADECE BİRİNİ TUTTU ÇATAL DİLLİ SOLUK YÜZLÜLER; TOPRAKLARINIZI ALACAĞIZ DEDİLER VE ALDILAR."

"Bildiklerini anlat, ama akıl vermeye kalkma; Anlatılanları iyi dinle, ama hepsini doğru sanma;
Sessiz kalmak bir şey bilmediğin anlamına gelmez; Çok konuşmakta çok şey bildiğini göstermez; Herkesi kendine eşit gör, her kim olursa olsun Bir insanı küçümsemek akılsızlık,
Çok büyük görmekte korkaklıktır. Cesaret akıldan gelirse cesarettir,  Bilgisizlikten gelirse cehalettir...

Günün Sözü :
Önemli olan, nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğindir. Her şeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin.” der. Kızılderili Atasözü,



Kızılderili müziği | Ruhunuzu Dinlendirin.. - Dailymotion Video

 
Haziran 29, 2016, Antalya

İlgili resim




                                                  

 

28 Haziran 2016 Salı


HELAL / HARAM

hareketli manzara resmi ile ilgili görsel sonucu






 
 
 
 

Merhaba Dostlar,


Bugünkü yazıma Doğan Cüceloğlu na ayit bir anı ile devam etmek istiyorum. mizahi bir üslup ile başlayan yazısının sonunda tanınmış üstat, Doğruluk ve dürüstlük üzerine, bizlere bir mesaj vermeğe çalışıyor.  Dünyada bir insan için en büyük erdemdir doğruluk ve dürüstlük. 

Dürüst kişiler Tanrı katında en makbul kişilerdir.

Her insanın sahip olması gereken ilk ilkelerden biri doğru ve dürüst bir insan olmaktır. Gerek insanlar arasındaki iletişim ve etkileşimin olumlu bir şekilde sürmesi, gerekse de Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak açısından doğruluğun dürüstlüğün önemi büyüktür.

 "Dürüstlük pahalı bir mülktür. Ucuz insanlarda bulunmaz."

 
Her zaman dürüst insanlarla karşılaşmamız dileklerimle. Esen kalın.

doğan cüceloğlu helal ile ilgili görsel sonucuÜnlü Psikolog ve İletişim Psikolojisi Uzmanı Doğan Cüceloğlu "helal", "haram" kavramı üzerine çok düşündürecek bir yazı kaleme aldı. Amerikalı bir misafiri ile arasında geçen diyalogu anlatan Cüceloğlu, “helal” kavramına kültürel farklılık üzerinden dikkat çekti.

HELÂL

Amerika'dan gelen bir misafirime su verdim, boğazına kaçtı, öksürdü, "helâl" dedim. Anlamadı. Ne anlama geliyor, diye yüzüme baktı.


Anlatmaya çalıştım. Amerika'da yirmi beş yıl bulunmuş, orada üniversite düzeyinde ders vermiş birisi olarak kavramın bizdeki anlamını veremediğimin farkındaydım. Daha doğrusu Amerikan İngilizcesinde buna denk gelecek bir kavram bulamıyordum. Anlatımım yüzeysel kalıyordu; Türkçedeki o vurucu gücü ifade edemiyordu.


NİYET ÖNEMLİ: SUYUMU HELAL EDİYORUM

"Helâl" kavramını daha iyi anlatabilmek için "haram" kavramını anlatmaya çalıştım. Suyu ben verdim; verdiğim suyu helâl ediyorum, bu sana haram değil, sana bir kötülük olmasın, suyumu helâl ediyorum, diyerek niyetimi belli ettim. “Niyet önemli,” dedim.


Bildiğim bir öyküyü anlattım.


Tanıdığım genç kız evlenmeden önce mobilyacıları geziyor ve güzel bir koltuk takımı görüyor. Bu takımı satan kişi belirli bir fiyattan aşağı inmiyor. Genç kız içinden bu takımı çok beğendiğini belli ettiği için satıcının fiyatı yükselttiğini düşünüyor.


Pazarlık etme çabalarına rağmen fiyatı düşüremeyince genç kız, "peki, alıyorum, ama hakkımı sana helâl etmiyorum," diyor. Adam soğukkanlılıkla, "Hanım kızım, o zaman bu koltuk satılık değil, sana satmıyorum," diyor. Üniversite bitirmiş, modern kız, niye satmayacakmışsınız, parasını veriyorum ya, gayet tabii satacaksınız, diyor. Adam gayet sakin, artık satılık değil, diyerek sırtını dönüp o yokmuş gibi davranıyor. Genç kız ağlayarak babasına gidiyor; durumu anlatıyor. Baba, kızım sen ne yaptın, esnafa öyle konuşulur mu, diyerek devreye giriyor. Yanına bir de tanıdığı müftüyü alarak mobilyacıya gidiyor. Neticede genç kız babasının ve müftünün şahitliğinde, "verdiği parayı canı gönülden helâl ettiğini," ifade ederek istediği mobilyayı satın alabiliyor.

mobilyacı resim ile ilgili görsel sonucu

 Bu genç kız o dönem asistanım olarak çalışıyordu, bu öyküyü tüm ayrıntılarıyla biliyorum. Amerikalı misafirime bu öyküyü anlattım. Benim su içmemle bunun ne alakası var, gibisinden baktı.
Suyu sana helal ediyorum, için rahat olsun dedim. Helal etmesen ne olur, dedi. "Kul hakkıyla karşıma gelmeyin" anlayışından söz ettim. Dikkatle dinledi. Bu dediğin bir değer olarak yaşıyor mu, yoksa bir slogan gibi konuşulan alışkanlık haline gelmiş bir söz mü, diye sordu.
Ne fark eder eder, diye sordum.

Gerçekten bir değer olarak yaşıyorsa sizin ülkenizde rüşvet ve hak yeme olmaması gerekir, insanların birbirini kazıklamadığı bir toplum olmanız gerekir, diye düşünüyorum dedi.

Yüzüne baktım. Göz göze bakıştık. Yalan söyleyemedim. Biz dedim, yalan söyler, kazık atar ve hak yeriz. Ama dürüstlüğü dilimizden hiç düşürmeyiz. Güçsüzsen, arkan yoksa, sıradan bir vatandaşsan, bu ülkede hakkını araman çok zor, hakkını elde etmen daha da zor. Örneğin, rüşvet vermeden bir inşaat ruhsatı alman mümkün değildir. Ve bunu herkes bilir. Rüşvet alanların çoğu oruç tutar, rüşvet alan belediyeler ramazanda iftar sofraları kurar. Ve bu sofralarda hakkını helal etmekle ilgili konuşursan, Yüce Allah'ın "karşıma kul hakkıyla çıkmayın," dediği bir dinimiz olduğu söylenir. Bunu rüşvet alanlar söyler. Söylediğimiz yalana inanana enayi olarak bakarız ve onu kazıklamaya hak kazanırız. Ama senin içtiğin suyu helal etmeyi de ihmal etmeyiz.

Peki, neden böyle, diye sordu.

Çünkü biz inanırmış gibi konuşmaya önem veririz, ama konuştuğumuz gibi yaşamaya önem vermeyiz, dedim. "Mış Gibi Yaşamlar" adında bir kitabım olduğunu ve orada anlattığımı söyledim. Mış gibi tanımını anlamakta zorlandı, ama sonunda anladı.

Neden mış gibi, diye sordu. Güldüm, çok sorma, suyumu haram ederim, dedim.

 Kaynak : Doğan Cüceloğlu

Günün Sözü:  Cümleler doğrudur sen doğru isen, doğruluk bulunmaz sen eğri isen.

 
Merhaba Değerli Dostlar,
Çok sevdiğim, değerli insan, Babam ( kayın pederim) Gençlerin Adnan Dedesi 27 Haziran 2016 Pazartesi günü ' Hakkın Rahmetine'  Kavuşmuştur.  Kendisine Allahtan Rahmet, geride kalanlara sabır ve uzun ömürler dilerim.
Cenazesi 28 Haziran 2016 Salı günü, öğlen namazına müteakip Andızlı mezarlığında   defnedilecektir. Allah Rahmet Eylesin, mekanı cennet, toprağı bol olsun...

Haziran 27, 2016, Antalya
İlgili resim

                                                      













 
 

27 Haziran 2016 Pazartesi

 

ARMUDUN  İYİSİNİ... 

 

ARMUDUN İYİSİ RESİM ile ilgili görsel sonucu

 

Merhaba Değerli Dostlarım,

Bu yazımızda en değer verdiğimiz çocuklarımızı nasıl yetiştirmemiz gerektiğini anlatan, onlarla nasıl bir iletişim kurmamız, çocukluk yaşlarından gençliklerine  kadar geçen süreçte hangi duygular içinde bulunduklarını anlatan bir yazı, umarım  çocuk gelişimi ve yetiştirilmesi konusunda az da olsa bir fikir ve bilgi sahibi olabiliriz.

En iyi dileklerimle. Esen kalın.

Not : yazının sonundaki video yu mutlaka sonuna kadar izleyin. Harika  bir gösteri, umarım  çok beğeneceksiniz

Çünkü çocuklar bir başkadır. Onları sevmek, onlarla zaman geçirmek apayrı bir duygudur. Ayrıdır diyorum çünkü biraz olsun zaman geçiren bu dediğimi anlayacaktır. Öyle sıradan şeyler öğretmez sana. Sakın ha çocuk işte deyip geçmeyin. Çünkü dedim ya başka onlar, başka dünya başka bambaşka... İnsanoğlunun göremediklerini gösterir kimi zaman, hadi canım dersin nasıl düşünüyor bunu... Farklı duyguları bir anda yaşatıverir sana. Tüm duygularınızı diyorum tüm duygularınız çok farklı boyutlar alır onlarla. Eyvallah, bir bakarsın basit görünen şeyler senin için koca ifadeler ediyor bir bakarsın endişelenmediğin şeylere endişeleniveriyorsun. Vakit geçiren anlar dediklerimi. Yoksa ne önemi olur bilmeyenler için... Olmaz tabi. Siz hiç bir ülkeyi çocuksuz düşündünüz mü mesela? Ben düşündüm. Çok boş çok durağan olmaz mıydı bazı şeyler? Olurdu olur. Çünkü çocuk demek farklılık demek. Farklılığın olmadığı yer sizce de sıradan olmaz mıydı? Bi düşünüverin bakalım. İşte o yüzden sevelim çocukları. Her şeyi sevelim aslında biraz da olsa. İnsan yahu insan hiç sevmeden yaşayabilir miymiş? Her şeyi biraz da olsa seveceksin işte. O zaman mı o zaman yaşarsın yaşadığını anlarsın ha bir de anlamlı gelir bazı şeyler o yüzden mi, sevin siz, sevin çocukları. Sonrası mı? sonrasını da siz anlatıverin artık bana.
Ha bir de en çok çocukları sevin demiyorum da sevin işte çocukları.... Sevin yahu onları...


Kaynak : 29th March 2013, tarafından yayınlandı

çocuk resimler ile ilgili görsel sonucu




 

 

Güzel bir kızın yanında ondan çirkin olan bir erkeği gördüğümüzde ülkemiz insanlarının kurduğu ilk cümle “Armudun İyisini Ayılar Yer“ dir. Bu olayı psikolojik tahlilini anlatan güzel bir yazı.


Kaliforniya´da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi´nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı.
Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı.
Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, “Armudun iyisini ayılar yer” düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.
sevgilisi-güzel-olan-tipsiz-erkek_429352Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.

Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu?

Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:
“Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?
“Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini “
“Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?
Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally´nin mahremiyetine ´burnumu sokuyordum.´
Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, “O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim” dedi.
O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, “Sen benim kahramanımsın” duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.
“Nasıl yani?” dedim.
“Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor.”

Yüzüme tokat yemiş gibi oldum.

Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu “ayı” olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir süre sonra Sally´nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, ´Armudun iyisini ayılar yer´ diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally´nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.
Birkaç hafta sonra Sally´e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles´in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. “Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir” dedi ve iki gün sonra, “Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler” dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco´ya gidecektim, Sally´nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.
Bu planımı Sally´e söylediğimde Sally, “isterseniz beraber gidebiliriz,” dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach´ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally´nin ağabeyi Brian´ın evine vardık. Sally’nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güler yüzlü bir aileydi. Brian´ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.
göz teması

Ziyaret ettiğim bu güler yüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti.

Bunlardan ilki, Sally´nin babası George´un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally´ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. “Evet” yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. “Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz”, dedi. Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiç biriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım, sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George´a, “Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!” dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, “Tabii, onlar küçük insanlar!” yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki ´Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?´ diyordu.

O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.

Bu güler yüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally´nin ağabeyi Brian´ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir iş adamı Los Angeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14´te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: “Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat baş başa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary´le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.”
bab açocuk randevu
Brian´ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian´ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir ´keşke´ olmayacak.
Sally´e sordum: “Baban seninle randevulaşır mıydı?”
“Evet”, dedi, “yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla baş başa zaman geçirirdi.” Ve ilave etti, “Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!”. Gülümseyerek, “Nereden biliyorsun?” diye sordum.
“Biz Frank´le konuştuk” diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.
Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.
Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim.

İşte değerli okurum;

Yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, ´Ne yapabilirim?´ sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally´nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, var oluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, ´Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın´, mesajı alır ve çocuğun CAN´ı beslenir.
Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, ´Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim´, mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, ´Ben sevilmeye layık biriyim!´ diye yoğrulur.
Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, var oluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir Can'dır.

Kaynak : Kişisel Başarı, Doğan Cüceloğlu

Günün Sözü:








İbrahim Birol;  http://ibrahimbirol.blogspot.com.tr/
Haziran 26, 2016, Antalya













Gerçek Dostlar